Hafıza-i Beşer

Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler

Sunan: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dilli toplumunda ve erken modern dönemin sınırları geçişken coğrafyalarında üretilmiş, okunmuş, elden ele dolaşmış yazmaların yarattığı elyazması kültürü, 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybetmiş, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikâye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına girmişti.

Divan, Kişverî (15-16. yüzyıllar).İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

‘En doğru’ metni, ‘en kıymetli’ cildi, ‘en temiz’ nüshayı tespit etme çabası literatürü biçimlendirdi. Oysa yazmalar çok daha kolektif bir okur-yazarlık dünyasında şekillenmişlerdi. Metinler çoğaltanların ve okurların elinde değişiyor, okur ve yazarlar metin aralarında ve kenarlarında diyaloğa giriyordu. Yazmak kadar okumak da kolektif bir eylemdi, bir yanda kahvehane ve kıraathanelerde popüler hikâyeleri yüksek sesle okuyanlar, diğer yanda önceki okurların notlarına cevap veren başka okurlar vardı.

Divan, Kişverî (15-16. yüzyıllar).İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu’ndan bir seçkiyle metinler, objeler ve zamanlar arasında bir yolculuğa davet ediyor.

Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler, insanlığın, elyazmalarında maddeleşmiş, ilahi ve dünyevi, çok dilli ve dinli, kentli ve köylü, eşsiz ve sıradan, bazen çok yabancı bazen de tanıdık, parçalı, noksan ama her zaman ilham verici hafızasının kapılarını aralıyor.

Şarkı Mecmuası.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

YAZMALARI YARATANLAR

Osmanlı İstanbulu, geniş bir coğrafyanın yazılı kültürünün en önemli üretim merkezlerinden biriydi. Müellifler, müstensihler, mücellitler, cetvelkeşler, müzehhipler, çok parçalı ve katmanlı bir yaratıcı sürecin içinde, çok farklı konu ve dillerde yazmalar üretirler; okuyucular bu yazmaları elden ele dolaştırır, sesli ve sessiz, meclis içinde ve yalnız, muntazam notlar düşerek ya da karalayarak okurdu.

MÜZEHHİP

Yazmalardaki tezhipleri (“altınlı bezeme”), yani süsleri yapan kişi. İyi tezhipli yazma, özellikle de Kuran-ı Kerim sahibi olmaya çok kıymet verilirdi. Bir yazmanın tezhibi, tüm yazılar yazıldıktan sonra yapılır, tezhiplerde görülen geometrik ve şematik süslemeler farklı formlar arasında dolaşır, mimari ve tekstil işlerinde de kendilerini gösterirdi.

MÜELLİF

Eser sahibi, yazar. Modern zamanlarda üretilen kitapların aksine, elyazmalarının yazarlarını tespit etmek o kadar kolay değildir. Yazmaların birçoğunun imzasız olması bir yana, eser sahibi bilinenlerin de eserin o versiyonu üzerindeki belirleyiciliği tartışmalıdır—acaba yazmalar yüzyıllar boyunca kopyalanırken, kimisi kötü el yazısı kimisi de bilinçli tercihler sonucu nasıl değişikliklere uğramış, hangi kısımları neredeyse baştan yazılmıştır?

MÜSTENSİH

İstinsah eden, çoğaltan kişi. Osmanlı toplumunda herkes okuyup yazamaz, ama okuyup yazan herkes kitap çoğaltabilirdi—müstensih ve hattatların bir esnaf teşkilatı yoktu, yazma üretimi hiçbir grubun tekelinde değildi. Bu durum bir kitabın ilk yaratıcısıyla çoğaltanlar arasındaki farkı muğlaklaştırır, müstensihler ve okurlar eserlere parçalar ekler, sonraki nüshalar bazen bu parçaları da eserin içine dâhil ederdi.

CETVELKEŞ

Sayfanın sınırlarını belirleyen çizgilere “cetvel” denir, bunları “cetvelkeş” denilen sanatkârlar yapardı. Cetveller müstensihin yazı ve notlarından sonra çizildiği için, okurların notlarıyla müstensihlerin notlarını ayırmada önemli bir rol oynarlardı.

REDDÂDE

Birçok yazmada bir sonraki sayfanın ilk kelimesi sayfanın sonuna yazılır, böylece eserde bir eksik olup olmadığı belli olurdu.

Münif'in mektupları, Mustafa b. Mehmed Antaki Münif (ö. 1742-1743).İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

OKURLAR

Kitap sadece yazıldığında değil, okunduğunda da yaratılır. Okurların tarihi, yazarınkiyle iç içedir, okurun derkenara bıraktığı notlar, kitabın neden, nerede, ne zaman ve kim tarafından okunduğunu, okurun yazarla nasıl bir ilişki içine girdiğini gösterir; gündelik bir detayın, bir hayalin, bir anın ve hatıranın kaydını tutar.

Tercüme-i Şahname. İstinsah: 19. yüzyıl. SVİKV, İAE, ŞR 553.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

“The Great Comet of 1680” ya da “Comet Kirch” adı verilen bir kuyruklu yıldız (C/1680 V), ilk olarak Kasım 1680’de, Alman astronom Gottfried Kirch tarafından tespit edilmiş ve bir teleskop yardımıyla gözlemlenen ilk kuyruklu yıldız unvanını almıştı. Isaac Newton’un bu gözlemleri yedi sene sonra yayımladığı Principia kitabında yörünge mekaniklerini göstermek için kullandığından, kuyruklu yıldız “Newton’s Comet” olarak da anılmıştı.

John Hill, An Allarm to Europe: By a Late Prodigious Comet seen November and December 1680, London, 1681.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Tam olarak 24 Aralık 1680 Pazartesi gecesi, biri Londra’da, diğeri muhtemelen Medine’de bulunan iki kişi, birbirinden habersiz biçimde C/1680’i, gelecekte belirlenecek bu adlandırmadan habersiz biçimde, resmetmeye girişmişti. Londra’da çizilen kuyruklu yıldız tasviri John Hill’in An Allarm to Europe: By a Late Prodigious Comet seen November and December 1680 isimli broşürünün kapağında yer alırken, diğeri henüz bir sene önce istinsah edilen Fehim-i Kadim Divanı’nın ilk sayfalarında kalmıştı.

Divanın okuru Medine Kadısı Mustafa Efendi tarafından çizilmiş bu kuyruklu yıldız tasvirinin altında, [Hicri takvime göre] 1091 senesinin Zilhicce ayının ikinci gecesi, garp (batı) yönünden bir yıldız göründüğü, kuyruğunun şarka (doğu) uzandığı ve gökyüzünün yarısını kapladığı, kuyruğunun renginin beyaz, şeklinin duman olduğunu yazılmıştı.

Divan, Fehim-i Kadim (ö. 1647).İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

HAFIZA-İ NA-BEŞER

Yazmalar insanlığın hafızasını taşır—hafıza-i beşer! Ama onları sadece insanlar var etmez. Kâğıdı var eden ağaç, mürekkebin yaratıldığı bitki, yazmayı koruduğu düşünülen Kebikeç tılsımı, tüm tılsımları alt ederek beslenen ve izlerini yazmaya bırakan kurtlar, böcekler ve güveler, kâğıda sızan rutubet... Hepsi, yazmanın ait olduğu çok daha karmaşık ve katmanlı bir maddi evrenin parçalarıdır. Yazmalar yüzyıllar önce üretilmiş olabilirler, ama fiziki, kimyasal ve biyolojik maceraları üretildikleri gün bitmez, raflarda, depolarda, vitrinlerde değişmeye, dönüşmeye ve yaşamaya devam ederler.

Hevâdim-i revâfız, Nu’man-ı Tebrizî, 1730-1731. SVİKV, İAE, ŞR 390.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

SUNA VE İNAN KIRAÇ VAKFI KOLEKSİYONU'NUN YOLCULUĞU

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazmaları Koleksiyonu’nun ilk nüveleri, Sadrazam Küçük (Mehmed) Said Paşa (ö. 1914) tarafından atılmıştı. Özellikle II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yıldızı parlamış bir bürokrat olan Küçük Said Paşa, 1912’ye kadar sürdürdüğü kariyerinde defalarca sadrazamlığa getirilmişti. Birçok modern eğitim kurumunun açılmasına önayak olmuş, 1884 yılında devlet eliyle kurulan ilk kütüphane olan Kütüphane-i Umumi-i Osmanî’nin, yani Beyazıt Kütüphanesi’nin kurulmasını sağlamıştı. Öldüğünde geriye 1119 kitaplık kişisel bir kütüphane bırakmıştı. Bu kitapların bir kısmı babası Ali Nâmık Bey’den kendisine, ondan da oğlu Mehmed Kemâl’e geçmişti ki bu şecerenin izini yazmalardan takip etmek mümkündür.

Miratü’l-edâr ve mirkatü’l-ahbar, Hoca Sadeddin Efendi (ö. 1599). İstinsah: Mehmed b. Mustafa el-Hatib. SVİKV, İAE, ŞR 301.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

ŞEVKET RADO: YAZMAK İÇİN BİRİKTİRMEK

Küçük Said Paşa bu koleksiyonun ilk kurucu figürü olsa da, gerçek yaratıcısı, Türkiye'de popüler dergiciliğin gelişiminde en önemli aktörlerden biri olan Şevket Rado’ydu.

Rado 20. yüzyılda İstanbul'un en önemli nadir eser ve yazma koleksiyonerlerinden de biriydi, Küçük Said Paşa koleksiyonunu ilk değerlendiren olmuştu. Said Paşa yazmalarından 79 adedini kendi koleksiyonuna eklemişti. Şevket Rado Koleksiyonu 2007 yılında Suna ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından satın alındı, yeni eklemelerle birlikte 626 cilt ve 1311 esere ulaştı ve 2011-2014 yılları arasında Profesör Günay Kut’un önderliğinde kataloglandı.

Şevket Rado’nun koleksiyonundaki Kâtip Çelebi’nin Takvimü’t-tevârîh’i için yazdığı notlar.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

OSMANLI YAZMALARINDA ÇOK DİLLİLİĞİN İZLERİ

Erken modern Osmanlı’nın çok dilli toplumunda yaşamak nasıl bir deneyimdi? Konuşulan diller çok çeşitliydi: Arapça, Türkçe, Kürtçe, Yunanca, Ermenice, Slav dilleri ve lingua franca (bir ölçüde İtalyanca ve Fransızca’ya dayanan, Levanten tüccarların konuştukları ortak dil). Bunlara bir de her dilin yerel çeşitlemeleri ekleniyordu. Bu dillerin bazıları uzun süre yazılı bir gelenek oluşturmadığı için karmaşıklığı bütünüyle anlamak daha da zorlaşır. Ne var ki bazı diğer diller pek çok yazılı iz bırakmıştı. Dev bir imparatorluğun dilsel çeşitliliğini kanıtlar biçimde yazarlar, müstensihler ve not tutan okurlar tek bir yazma cildinde birçok farklı dil kullanmıştı.

OSMANLI YAZMALARINDA ÇOK DİLLİLİĞİN İZLERİİstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Birçok Osmanlı düşünürü, kültürel çok yönlülüğü simgeleyen bu dil zenginliğini imparatorluğun başarısının ve üstünlüğünün şaşmaz bir göstergesi olarak ele almıştı. Arapça ve Yunanca, felsefe, mantık tıp, astronomi ve matematik gibi pek çok bilimsel alanda köklü yazılı kültürler meydana getirmişti. Farsça, Osmanlı İmparatorluğu onunla karşılaştığında çoktan köklü bir edebiyat kanonu oluşturmuştu. Bu geleneklerin sözlerini ve kitaplarını miras almak imparatorluğu kadim geleneklere bağlamak anlamına geliyordu; ama aynı zamanda bir üstünlük iddiasına da yol açıyordu, zira bu sözlerin ve kitapların hepsi artık Osmanlı kütüphanelerinde bir araya getiriliyor ve sentezleniyordu.

Şerhu Isaguci. İstinsah: 1762-1763. SVİKV, İAE, ŞR 173.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

KÜLTÜRLERARASI BİR DESTAN: İSKENDERNAME
Henüz hayattayken efsaneleşmiş Büyük İskender’in (ö. 323 MÖ), seferleriyle birleştirdiği geniş Avrasya coğrafyasında anlatılan destansı hikâyeleri farklı dillerde söylenmişti. İskender’in hayatının ve olağanüstü maceralarının, mitolojik ve kutsal tema ve karakterlerle birleştirilerek anlatıldığı İskendername, Türkçe’de manzum bir eser olarak ilk kez 15. yüzyılda, Ahmedî’nin kaleminden yazıya geçirildi. Yıldırım Bayezid’in büyük oğlu Emir Süleyman’a (ö. 1411) sunulan ve büyük ölçüde Nizamî’nin Farsça yazdığı İskendername’ye dayanan eserinde önemli farklar vardı.
İskendername ‘kültürlerarası’ydı, büyük bir coğrafyanın çok dilli anlatıları arasında bir köprü kurmuştu. Ama aynı zamanda sözlü ve yazılı kültürlerin nasıl iç içe geçtiğini de gösteriyordu.

İskendername, Ahmedî (ö. 1412-1413), 1390. SVİKV, İAE, ŞR 300.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

İskendername’ye Özgün Bir Osmanlı Katkısı: Ahmedi’nin İskender ve Kaydafe Hikâyesi Edhem Eldem, Ait olduğu koleksiyon: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
Daha az gösterDaha fazla bilgi

OLAĞAN/DIŞI HAYATIN TARİHİ

Osmanlı İmparatorluğu’nda okur-yazarlık oranı düşük de olsa, yazma eserler, geçmişin yabancı ülkesinde yaşayan sıradan halkın gündelik hayatına dair ipuçları bırakır. Elyazmalarından izleri sürülen Osmanlı gündelik hayatı ilginç ve sıradandır, egzotik ve banaldir. Modern gözler bu hayatta bir tür romantizm bulabilir ama bu sıradan hayat türlü eşitsizlikle harmanlanmıştır—köleler, fakirler, kadınlar, çocuklar ve Müslüman olmayanların gündelik hayatı, orta halli Müslüman erkeklerinkinden çok farklıdır.

Divan, Bâkî (ö. 1600). İstinsah: 17. yüzyıl. SVİKV, İAE, ŞR 120.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

ŞİFALI/ŞİFACI YAZMALAR

Hıltlar teorisi (ahlat-ı erbaʿa), sadece Osmanlı toplumunun değil, 18. yüzyılın sonlarına kadar Avrupa'yı da içine alan geniş bir bölgenin, beden ve sağlık anlayışında belirleyici bir rol oynamıştı. Aristocu felsefeyi takip eden bu yaklaşıma göre, evrenin temelini oluşturan dört elemente (toprak, su, ateş, hava) karşılık gelecek şekilde, insan vücudu da dört çeşit sıvıdan, ya da hılttan (sevda, balgam, safra, kan) meydana gelmekteydi. Bu hıltların nasıl bir karışım içinde olduğu insanın mizacını belirlerken, dış faktörler de sağlık ya da hastalıklar üzerinde etkili oluyordu. Uyku-uyanıklık, egzersiz-dinlenme, boşaltım-tutma, üzüntü-sevinç gibi zıtlıklar arasında kurulan denge, solunan hava, tüketilen yiyecek ve içecekler de bu karmaşık denklemde kişinin sağlığını etkileyen önemli unsurlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. yüzyılın ortalarında başlayan ve 18. yüzyıl boyunca yoğunluğu artan tıpta yenilik arayışı, Avrupa’dan yapılan çevirilerle kendini göstermişti. Bu girişimlerde, imparatorluktaki sağlık işlerinden sorumlu hekimbaşıların etkisi de yadsınamaz.

Enmûzecü't-tıbb, Hekimbaşı Emir Çelebi (ö. 1638), 1624-1625. İstinsah: 1679-1680. SVİKV, İAE, ŞR 348.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

OSMANLI YAZININDA AŞK VE CİNSELLİK

Osmanlı üst kültür edebiyatı, İslam kültürlerinde geliştirilmiş, merkezinde mecazi ve hakiki aşk ayrımı bulunan özel bir aşk söylemini yeniden biçimlendirmişti. Mecazi aşkın nesnesi cinsel deneyim edinmemiş, çoğunlukla genç bir erkek olan güzel ama nazlı bir mahbuptu. Osmanlı sultanları ve bürokratları, bu aşk söylemi yoluyla eşit bir zeminde şiirleri aracılığıyla söyleşirlerdi. Kuran ayetlerine, hadislere, peygamber hikâyelerine, efsanelere, doğaüstü yaratıklara göndermelerle dolu bu söylemin temelinde Allah’ın yarattığı en güzel işaret olan mahbuba tapılır; mahbupperestlik aşığın bu dünyada asla ulaşamayacağı sevgiliye yazdığı şiirlerle, bu aşk hakkında anlattığı hikâyelerle dile getirilirdi.

Heft Hân, Nevizâde Atâî (ö. 1636/1637). SVİKV, İAE, ŞR 7/1.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Ancak bu aşk yazınında mahbupperestler yalnız değildi, karşılarında iki farklı tip daha vardı: Kadın avcıları zenpâreler (zampara) ve oğlan avcıları gulâmpâreler (kulampara). Bu iki erkek grubu cinsel arzuyu aşktan ayıramayan ‘günahkârlar’ olarak saf aşk ve mutlak kavuşma anı (visal, vuslat) yerine cinsel birleşmeyi hedeflerdi. Mahbupperestlerin acıları ve saf aşkın getirdiği, cennet imgeleriyle anlatılan mutlu sonları üst kültür edebiyatının, zenpâre ve gulampârelerin düşkünlükleri, çıkmazları da açık saçık deyimler ve söz oyunlarıyla yergi edebiyatının temel konularından birisini oluştururdu. Mahbup aşkını anlatan eserler güzel nüshalarda korunmuş, zenpâre ve gulâmpâre anlatıları ise matbaanın gelişimine kadar gizli nüshalarda yer almıştı

Rücû-üş Şeyh ilâ Sibâh fi-l Kuvveti alel Bâh, Muhammed b. Mustafa el-Ma’di, 1771. Nakkaş: Ömer. Özel Koleksiyon.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

KÜSNAME: AYKIRI BİR ARZU SÖYLEMİ

“Name-i Tacizâde Çelebi” adıyla Baldırzâde ailesinin birkaç kuşaktan üyelerinin tuttuğu bir mecmuada yer alan bu eserin, önemli devlet görevlisi ve şair Cafer Çelebi’nin Küsname adlı eseri olduğu düşünülüyor. Tek nüshası koleksiyonda yer alan Küsname [Arzu ifadesi] 93 beyitlik kısa bir mesnevidir. Küsname cinsel eylem konusunda bir aşığın arzusunu ve sevgilisiyle nasıl bir bedensel iletişim kurmak istediğini dile getirişiyle Osmanlı aşk söylemini zenginleştiren aykırı ve önemli bir eser.

Mecmua-i Baldırzâde, Bursalı Baldırzâde Selisi Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1650) ve/veya oğlu Derviş Mehmed Efendi (ö. 1668). SVİKV, İAE, ŞR 525/9.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Hariç ez-akl-ı beşer İstanbul: Enderunlu Fazıl'ın İstanbul’u - Selim S. Kuruİstanbul Araştırmaları Enstitüsü

SIR OLANIN PEŞİNDE

Dinin bâtıni boyutunu temsil eden tasavvuf ve sufi tarikatları, Osmanlı toplum hayatının hemen her boyutunu etkilemiş, hatta spor (güreşçi ve okçu tekkeleri) ve dinlence (mesire tekkeleri) gibi birtakım gündelik işlevler bile tarikatların denetimine girmişti. Saltanat ve ulema sınıfı ile tarikatlar arasındaki ilişkiler, düzeni sarsacak eğilimler söz konusu olmadığı sürece, belirli bir denge içinde süregelmişti. İstanbul’da 19. yüzyılın sonlarında belli başlı tarikatlara ait 300’den fazla tekke bulunmaktaydı. Bu tekkeler aynı zamanda tasavvufun farklı boyutlarına ilişkin sayısız yazma üretirdi.

Delâilü'l-hayrat, nüsha-i Sehli şerhi, Kara Davudzâde Mehmed Efendi (ö. 1756). SVİKV, İAE, ŞR 349.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Sır Olanın Peşinde: Osmanlı Tasavvuf Kültürü ve Elyazmaları - M. Baha Tanman, Ait olduğu koleksiyon: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
Daha az gösterDaha fazla bilgi

KIYAFETE İNANMA KIYAFETSİZ KALMA

Arapça’da “iz sürmek” anlamına gelen ‘kıyafet,’ modern öncesi İslam toplumlarında insanın dış özelliklerine bakarak karakterini tayin eden bir ilim dalı olarak gelişmişti. Organlar, azlık-çokluk, varlık-yokluk, büyüklük-küçüklük, uzunluk-kısalık gibi zıtlıklar içinde değerlendirilir ve kişinin hem karakterine, hem de kaderine dair çıkarımlarda bulunulurdu. Birer kıyafet rehberi niteliğindeki kıyafetnamelerde karşımıza çıkan ifadeler, dönemin gündelik hayatına, arzu, merak ve korku kaynaklarına dair çok önemli ipuçları sunarken, bir yandan da geleneğin nasıl dönüştüğünün izini sürmemize imkân veriyor.

Kıyafetname, 13-16. yüzyıllar. SVİKV, İAE, ŞR 508/1 üzerinden animasyon.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

ZAMANIN TASNİFİ, TARİHİN İSTİFİ

Zamanın akışını ölçmek ve tarihi kaydetmek, insanın evrendeki yerini anlama çabasıyla yakından ilişkiliydi ve bu bilgilerin tasnifi, korunması ve paylaşılması, kadim çağlardan beri iktidarların en önemli araçlarından biriydi. Osmanlı entelektüelleri sadece kendi takvim ve tarihlerini tutmaz, aynı zamanda dünyanın farklı yerlerinde zamanın bilgisinin nasıl oluşturulduğunu da merak ederlerdi. Kâtip Çelebi (ö. 1657) Şeyhülislam Abdürrahim Efendi’ye (ö. 1656) sunduğu, onun da Sadrazam Koca Mehmed Paşa’ya (ö. 1649) takdim ettiği Takvimü't-tevarih’te Osmanlı İmparatorluğu’na dünya tarihi içinde bir yer vermeye çalışmıştı.

Takvimü't-tevârîh. Kâtip Çelebi (ö. 1657), 1648 (?). İstinsah: Mesud b. İbrahim el-İstanbuli, 1652. SVİKV, İAE, ŞR 291.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

ÂLİMLER VE KABUSLARI

“Nerede duruyorum?” ve “Beni buradan kim kurtaracak?” Atâî’nin (ö. 1636/1637) Hadâiku’l-Hakâik (Hakikat Bahçeleri) adlı biyografik eserinde aktardığı kâbus anlatıları bu iki sorunun etrafında dönüyordu. Âlimlerin, kendilerini cehennemde bulabileceklerini ve onları selamete eriştirecek güvenilir kılavuzlardan mahrum olduklarını anladıklarında düştükleri dehşeti gösteren Atâî, ilmiyedeki kariyerini gördüğü bir rüyadan sonra bırakıp tasavvuf yoluna giren Yakub Efendi’nin (ö. 1571) kâbusunu anlatırken, okuyucularıyla 16. yüzyıl İstanbul’unun entelektüel çevrelerinin endişelerini paylaşıyordu.

Hadâiku’l-Hakâik, Nevizâde Atâî (ö. 1635), 1633. SVİKV, İAE, ŞR 182.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

İSTANBUL’UN KIYILARINI KAYDETMEK, HARİTALANDIRMAK

Osmanlı başkentinin 18. yüzyılda hız kazanan Boğaziçi ve Haliç kıyılarına doğru yayılma süreci, devletin bu uzun hattın güncel durumunu daha detaylı olarak bilme ihtiyacı yarattı. III. Selim ve II. Mahmud (1809-1839) dönemlerinde tutulan Bostancıbaşı Defterleri, işte bu ihtiyaçların bir tezahürü olarak ortaya çıktı. Kıyı şeridindeki tüm yapı ve arazileri, sahiplerini ve bazı durumlarda kiracılarını düzenli bir biçimde sıralayan Bostancıbaşı Defterleri, şehrin kaybolan mimari mirası, kültürel, sosyal ve ekonomik dokusuna dair birçok bilgiyi barındırıyor.

Bostancıbaşı defteri, 1802. SVİKV, İAE, ŞR 267.İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Bostancıbaşı Defterlerini Haritalandırmak - Murat Güvenç, Ayşe Nur Akdal, Murat Tülekİstanbul Araştırmaları Enstitüsü

Hazırlayanlar: Hikaye

Sergi Küratörü: K. Mehmet Kentel

Danışmanlar: M. Baha Tanman, Selim S. Kuru, Aslıhan Gürbüzel, Akif Ercihan Yerlioğlu, Aslı Niyazioğlu

Sergi Koordinatörü: Zeynep Ögel

Proje Ekibi: Emir Alışık, Muhammed Zinciroğlu, Gülrû Tanman

Sergi Tasarımı: Cem Kozar, Işıl Ünal – PATTU

Dijital Adaptasyon: Emir Alışık, Zeynep Burcu Kantemir, Irmak Wöber, Gülru Tanman, K. Mehmet Kentel

Suna and İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu

Katkıda bulunanlar: Tüm medya
Bazı durumlarda öne çıkan hikaye bağımsız üçüncü taraflarca yaratılmış olabilir ve aşağıda listelenmiş olan içeriği sağlayan kurumların görüşlerini her zaman temsil etmeyebilirler.
Google uygulamaları